Ofislerde Sessiz Savaş: Rekabet mi Gelişim mi?
Kurumsal hayatta takım ruhu ile zehirli rekabet arasındaki ince çizgi ve modern ofislerin görünmeyen gladiatör düzeni

Kurumsal Rekabet, Modern Ofislerin Yeni Nesil Gladiatörleri
Bir düşünün: Her sabah kahveyle selamlaştığınız, toplantıda sunumunu alkışladığınız, doğum gününde ‘iyi ki doğdun’ dediğiniz o kişi… Birdenbire “rakip” oluvermiş. O kadar çok “rekabet” kelimesi duyduk ki ofislerde, bazen terfi almak için değil, hayatta kalmak için yarışıyoruz zannedersiniz.
Peki soruyorum: Kurumsal hayatta gerçekten bu kadar çok düşman var mı, yoksa biz kendi hayal dünyamızda mini bir ‘Survivor’ mı oynuyoruz?
Elbette rekabet iyidir. Tatlısı, çikolata gibi; insanı diri tutar. Ancak bazıları var ki, bu işi “acı biber yarışmasına” çeviriyor: Kendi tabağını büyütmek için, başkasının yemeğine limon sıkıyor. Rakip tanımıyla kol kola girip, ardından yere bir muz kabuğu bırakanlar… O meşhur “takım ruhu” deyince gözleri parlayan ama takım arkadaşının başarısında gizlice alarm çalanlar…
Sizce de ironik değil mi?
Gerçekten iyi olan, rekabetten korkmaz; çünkü kendiyle yarışır. Ama kendine güvenmeyenin ilk refleksi “başkasını gölgelemeye çalışmak.” Eh, güneşi engelleyemeyenler, perdeyi çekmeye çalışıyor ne de olsa!
Benim reçetem belli:
Kurumsal hayatta profesyonellik; başkasıyla değil, kendinin bugünkü versiyonuyla yarışmak.
Ve unutmayın; takımca yükselen bir başarı, tek kişilik tahta kurulan “zaferden” her zaman daha anlamlıdır.
Tatlı rekabet iyidir; “zehirli”sinden kaçının.
Yoksa bir bakmışsınız, herkes Survivor oynarken, gerçek ödül çoktan kaçmış.




