Kötülüğe Ne Zaman Alıştık? “İyi” Maskesinin Ardındaki Sessiz Ortaklık
Herkes iyi olduğunu söylerken bu kötülük nereden geliyor? Susmak ne zaman erdem olmaktan çıkıp suç ortaklığına dönüşür

Kötülük kadar iyilik de var; fakat asıl mesele, kötülüğe alışmış olmamız.
Alıştığımız her kötülüğü “normal” saydığımız yerde, iyiliğe gelince kendi içimizde eğip büküyoruz. Kime göre Neye göre.!
“Her doğru her yerde söylenmez” bilincini çoğu zaman bir erdem sanıyoruz; oysa bu cümle, kimi zaman çıkarlarımız için susmanın rafine bir bahanesine dönüşüyor. Görmezden gelmekte, konuşmamayı “olgunluk” diye paketlemekte ve buna rağmen “iyi insan” maskesini taşımakta oldukça mahiriz. Daha da ironik olan şu, kötülüğün en büyük destekçisi hâline geldiğimizi fark etmiyoruz.
Kimse özünde tamamen iyi ya da tamamen kötü değildir.
Bu iki potansiyel hepimizde vardır.
Hangisini beslediğimiz ise bilinçli ya da bilinçsiz tercihlerimizin toplamıdır.
“Bulunduğumuz beş kişinin ortalamasıyız” diye diye birbirimizden kaçarken, belki de bir araya geldiğimizde iyiliği çoğaltabileceğimiz alanları körelttik. Kadim sözler boşuna söylenmedi: Kötü haber tez yayılır.
Çünkü kötülük, iyiliğe kıyasla çok daha az emek ister. Bir dedikodu, bir ima, yarım bir cümle; bağlamından koparılmış tek bir an… Saatler içinde yayılır, günler içinde normalleşir, haftalar içinde “zaten biliniyordu” denilerek sıradanlaşır. İnsan zihni, tehdide daha hızlı tepki vermeye programlıdır. Bu yüzden kötülük yalnızca yapanla sınırlı kalmaz; anlatanla, aktaranla, sessiz kalanla çoğalır. Çoğu zaman bu zincirin neresinde durduğumuzu sormadan, onun bir halkası oluruz.
“Üzüm üzüme baka baka kararır” sözü, bugün bilimsel bir karşılık da buluyor: ayna nöronlar. Birbirimize benzeriz; birbirimizi taklit ederiz; birbirimizden etkileniriz. Ne var ki kötülük söz konusu olduğunda “Aman Allah korusun, bana bulaşmasın” refleksiyle geri çekilirken, iyilik için aynı refleksi devreye sokmuyoruz.
“Bir dur, bunu nasıl iyiye çevirebiliriz?” demiyoruz.
Bir yandan “Kimseye kötülüğüm dokunmasın” diyerek yaşamı minimum temasla sürdürüyoruz; öte yandan kimseye iyiliğimizin de dokunmadığı bir hayatı, sanki bir ahlâk başarısıymış gibi normalleştiriyoruz. Kendimize iyilik yapmayı, iyilik sanıyoruz. Sonra da aynaya bakıp rahatlıkla söylüyoruz:
“Ben iyiyim. O kötü.”
Hadi oradan.
Hiçbirimiz bu kadar iyi değiliz.
Toplumsal yozlaşmanın eşiğinde değil, tam ortasındayız.
Madem herkes bu kadar “iyi”, o hâlde bu kötülük nereden geliyor?
Birbirini destekleyen gruplar oluşuyor; herkes birbirinin duymak istediğini söylüyor. Önce kendilerini, sonra birbirlerini ikna ediyorlar. Kendi yalanlarına topluca iman edip, yine de “biz iyiyiz” demeye devam ediyorlar.
Üzgünüm ama değiliz.
Dayanışma kültürüne dönmedikçe;
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mottosundan uzaklaşmadıkça;
Sosyal medyanın hedonizm kültürüne ara vermedikçe;
İyiliği bile bireysel bir performans alanına çeviren narsistik bakış açısından vazgeçmedikçe…
İyiye dönüşemeyeceğiz.
Herkes “iyi” olduğunu iddia ederken, ben iyileri aramak istemiyorum.
Planlı listelerde, etiketlerde, paylaşımlarda değil.
Tesadüfi karşılaşmalarda bulmak istiyorum.
Umarım iyilik bulaşıcı olur.




