Uncategorized

Bazı cümleler vardır; bir kez duyulur ama bir ömür yaşanır. Yeteneksizsin, dengesizsin, çaresizsin… Çoğumuz…

View this on Instagram

Bazı cümleler vardır; bir kez duyulur ama bir ömür yaşanır.
Yeteneksizsin, dengesizsin, çaresizsin…
Çoğumuz bu kelimeleri hayatımızın bir yerinde duyduk. Ve fark etmeden, onları kendimizle ilgili birer “gerçek” gibi içselleştirdik.
Oysa bu sözler yalnızca dışarıdan gelmez; zamanla bilinçaltına yerleşir, düşünce kalıplarımıza dönüşür. Zihin, olumsuza her zaman daha aşinadır. Kötüyü daha hızlı tanır, daha kolay kabullenir. Çünkü hayatta kalma refleksi, bizi önce tehdide odaklamaya programlıdır.
İşte tam da bu noktada farkındalık devreye girer.
Zihnin hangi kalıplarla çalıştığını gördüğünüz anda hayat sadece değişmez; genişler. İnsan kendisini değil, kendisine öğretilmiş olanı sorgulamaya başlar. Ve bu, sandığımızdan çok daha sarsıcı bir eşiktir.
Ne var ki biz, olumlu olanı duymaya da söylemeye de pek alışkın değiliz.
Şikâyet etmekle şükretmek arasındaki dengeyi kaybetmiş; kabullenmenin verdiği geçici rahatlığa sığınmış bir kültürün içindeyiz. Rahatsızız ama yerimizden kalkmıyoruz. Çok şey istiyoruz ama konforumuzdan vazgeçmek istemiyoruz.
Daha da çarpıcı olan şu:
Kimse kendi bilinç kodlarını dönüştürme zahmetine girmiyor. Aksine, biraz olsun ışığı artan, enerjisi yükselen, bulunduğu ortamda sinerji yaratan insanları kendi karanlığına çekmeye çalışıyoruz. Dayanışma kültürünü kaybedip yardımlaşmayı onun yerine koyduğumuzdan beri, desteklemenin ne anlama geldiğini de unuttuk.
Bir yandan bilinçaltımıza dayatılmış kodlardan şikâyet ediyor, diğer yandan konfor alanından çıkma korkusuyla yaşıyoruz.
Bu çelişkiyi fark etmek yerine, onu daha da yaygınlaştırıyoruz.
Her gün rezonanslardan, sözlerin gücünden, düşüncenin etkisinden bahsediyoruz.
Ama duygu, düşünce ve sözlerimizin bizi nereye sürüklediğini çoğu zaman görmezden geliyoruz. Sonra da “bilinen kehanet” gerçekleştiğinde, haklı olduğumuzu kanıtlamak istercesine kendimizi uçurumdan aşağı bırakıyor; ne yazık ki başkalarını da peşimizden sürüklüyoruz.
Belki de mesele dış dünya değil.
Belki de asıl çatışma, insanın kendi içinde bitmeyen kavgası.
Çünkü kendimizi, çevremizi ve dünyayı dönüştürmenin yolu; düşüncelerimizden ve sözlerimizden geçiyor.
Ve bu dönüşüm, ertelenerek değil, şimdi başlıyor.
Peki ya siz?
ındalıkyol

A post shared by @Gülşah Kara


Bazı cümleler vardır; bir kez duyulur ama bir ömür yaşanır.
Yeteneksizsin, dengesizsin, çaresizsin…
Çoğumuz bu kelimeleri hayatımızın bir yerinde duyduk. Ve fark etmeden, onları kendimizle ilgili birer “gerçek” gibi içselleştirdik.
Oysa bu sözler yalnızca dışarıdan gelmez; zamanla bilinçaltına yerleşir, düşünce kalıplarımıza dönüşür. Zihin, olumsuza her zaman daha aşinadır. Kötüyü daha hızlı tanır, daha kolay kabullenir. Çünkü hayatta kalma refleksi, bizi önce tehdide odaklamaya programlıdır.
İşte tam da bu noktada farkındalık devreye girer.
Zihnin hangi kalıplarla çalıştığını gördüğünüz anda hayat sadece değişmez; genişler. İnsan kendisini değil, kendisine öğretilmiş olanı sorgulamaya başlar. Ve bu, sandığımızdan çok daha sarsıcı bir eşiktir.
Ne var ki biz, olumlu olanı duymaya da söylemeye de pek alışkın değiliz.
Şikâyet etmekle şükretmek arasındaki dengeyi kaybetmiş; kabullenmenin verdiği geçici rahatlığa sığınmış bir kültürün içindeyiz. Rahatsızız ama yerimizden kalkmıyoruz. Çok şey istiyoruz ama konforumuzdan vazgeçmek istemiyoruz.
Daha da çarpıcı olan şu:
Kimse kendi bilinç kodlarını dönüştürme zahmetine girmiyor. Aksine, biraz olsun ışığı artan, enerjisi yükselen, bulunduğu ortamda sinerji yaratan insanları kendi karanlığına çekmeye çalışıyoruz. Dayanışma kültürünü kaybedip yardımlaşmayı onun yerine koyduğumuzdan beri, desteklemenin ne anlama geldiğini de unuttuk.
Bir yandan bilinçaltımıza dayatılmış kodlardan şikâyet ediyor, diğer yandan konfor alanından çıkma korkusuyla yaşıyoruz.
Bu çelişkiyi fark etmek yerine, onu daha da yaygınlaştırıyoruz.
Her gün rezonanslardan, sözlerin gücünden, düşüncenin etkisinden bahsediyoruz.
Ama duygu, düşünce ve sözlerimizin bizi nereye sürüklediğini çoğu zaman görmezden geliyoruz. Sonra da “bilinen kehanet” gerçekleştiğinde, haklı olduğumuzu kanıtlamak istercesine kendimizi uçurumdan aşağı bırakıyor; ne yazık ki başkalarını da peşimizden sürüklüyoruz.
Belki de mesele dış dünya değil.
Belki de asıl çatışma, insanın kendi içinde bitmeyen kavgası.
Çünkü kendimizi, çevremizi ve dünyayı dönüştürmenin yolu; düşüncelerimizden ve sözlerimizden geçiyor.
Ve bu dönüşüm, ertelenerek değil, şimdi başlıyor.
Peki ya siz?
ındalıkyol

İlgili Makaleler

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu