Bir sabah uyansaydık ve kimsenin mesleki etiketi olmasaydı… Kimse “müdür”, “uzman”, “direktör” diye anılmasaydı……

View this on InstagramBir sabah uyansaydık
ve kimsenin mesleki etiketi olmasaydı…
Kimse “müdür”, “uzman”, “direktör” diye anılmasaydı…
Kartvizitler, LinkedIn başlıkları, imzaların altındaki o uzun unvanlar bir gecede silinseydi…
Saygıyı neye göre gösterirdik?
Birbirimizi hayatımızda nasıl konumlandırırdık?
İlişkileri hangi değerlerin üzerine kurardık?
Belki de ilk kez gerçekten insanla karşılaşırdık.
İnsanlık tarihinde uzun bir dönem vardı.
İnsanlar birbirini unvanıyla değil, katkısıyla tanırdı.
Avcı-toplayıcı toplumlarda kimse “sen kimsin?” diye sormazdı.
“Ne yapabiliyorsun?” yeterliydi.
Toprağı işleyen, ateşi yakan, yarayı saran…
Saygı; statüden değil, hayatta kalmaya sağlanan katkıdan doğardı.
Sonra iş bölümü geldi.
Zanaatlar, loncalar, meslekler…
Ama asıl kırılma, Sanayi Devrimi’nden sonra yaşandı.
İş büyüdü, sistem büyüdü, hiyerarşi büyüdü.
Ve bir noktadan sonra meslekler rol olmaktan çıktı,
kimliğe dönüştü.
Artık insanlar ne düşündüğüyle değil,
ne olduğu sanısıyla anılmaya başladı.
Bugün tanışırken ilk soru ne?
“Ne iş yapıyorsun?”
Masum gibi durur.
Ama alt metni hepimiz biliriz:
“Sana ne kadar saygı göstereceğime karar vereceğim.”
İşte sosyal çürüme tam burada başlıyor.
Unvan, insanın önüne geçtiğinde…
Etiket, karakterin yerine geçtiğinde…
Yetki, vicdanın önüne geçtiğinde…
Kartvizitler büyüdükçe,
kalpler küçülüyor.
Unvanlar uzadıkça,
cümleler kısalıyor.
Kahkahalar ise
“profesyonel değil” diye susturuluyor.
Peki ya mesleki etiketler hiç olmasaydı?
Saygıyı;
nezakete, emeğe, söze sadakate göre gösterirdik belki.
…
ındalıkYolculuğu
Bir sabah uyansaydık
ve kimsenin mesleki etiketi olmasaydı…
Kimse “müdür”, “uzman”, “direktör” diye anılmasaydı…
Kartvizitler, LinkedIn başlıkları, imzaların altındaki o uzun unvanlar bir gecede silinseydi…
Saygıyı neye göre gösterirdik?
Birbirimizi hayatımızda nasıl konumlandırırdık?
İlişkileri hangi değerlerin üzerine kurardık?
Belki de ilk kez gerçekten insanla karşılaşırdık.
İnsanlık tarihinde uzun bir dönem vardı.
İnsanlar birbirini unvanıyla değil, katkısıyla tanırdı.
Avcı-toplayıcı toplumlarda kimse “sen kimsin?” diye sormazdı.
“Ne yapabiliyorsun?” yeterliydi.
Toprağı işleyen, ateşi yakan, yarayı saran…
Saygı; statüden değil, hayatta kalmaya sağlanan katkıdan doğardı.
Sonra iş bölümü geldi.
Zanaatlar, loncalar, meslekler…
Ama asıl kırılma, Sanayi Devrimi’nden sonra yaşandı.
İş büyüdü, sistem büyüdü, hiyerarşi büyüdü.
Ve bir noktadan sonra meslekler rol olmaktan çıktı,
kimliğe dönüştü.
Artık insanlar ne düşündüğüyle değil,
ne olduğu sanısıyla anılmaya başladı.
Bugün tanışırken ilk soru ne?
“Ne iş yapıyorsun?”
Masum gibi durur.
Ama alt metni hepimiz biliriz:
“Sana ne kadar saygı göstereceğime karar vereceğim.”
İşte sosyal çürüme tam burada başlıyor.
Unvan, insanın önüne geçtiğinde…
Etiket, karakterin yerine geçtiğinde…
Yetki, vicdanın önüne geçtiğinde…
Kartvizitler büyüdükçe,
kalpler küçülüyor.
Unvanlar uzadıkça,
cümleler kısalıyor.
Kahkahalar ise
“profesyonel değil” diye susturuluyor.
Peki ya mesleki etiketler hiç olmasaydı?
Saygıyı;
nezakete, emeğe, söze sadakate göre gösterirdik belki.
…
ındalıkYolculuğu




