Sessizliğin Bedeli: Yanlışı Büyüten Suskunluk Kültürü ve Geciken Vicdanın Çöküşü
Susarak korunan hatalar nasıl bir gün herkesi yakar? Nush’tan köteğe uzanan sessizlik düzeninin görünmeyen faturası üzerine çarpıcı bir hikâye.

Sessizliğin Çarşısı
Bir yer düşünün görünmeyen, ama herkesin önünden geçtiği bir çarşı vardı.
Adına kimileri “uyum çarşısı”, kimileri “suskunluk pazarı” derdi.
Tezgâhlarda meyve sebze yoktu;
satılan tek şey, insanın kendine ettiği sessizlikti.
Her sabah insanlar bu çarşıdan geçer, birer parça “susma hakkı” satın alırdı.
Kimi korkudan, kimi menfaatten, kimi de alışkanlıktan.
Çünkü bu çarşıda işleyen ortak bir yasa vardı:
“Konuşanın başı ağrır.
Sürenin sonunu sessizler getirir.”
Bir gün, bu çarşıdan geçen yüzlerce insandan biri durdu.
Adı Duruş’tu.
Elinde bir tartı yoktu ama bakışı tartardı her şeyi.
Defterin kabardığını fark eden de oydu;
yanlışların artık sümen altına değil, insanların vicdanının üstüne yığıldığını hisseden de…
Bir sabah yanındakilere döndü:
— “Bu böyle devam edemez,” dedi.
“Bu sessizlik büyüyor… Bu büyüme iyiye gitmiyor.”
İşte nush o anda verilmişti.
Kibar, uyarıcı, zarif ama sarsıcı bir nush.
Fakat çarşı kalabalıktı, insanların kulakları doluydu, korkuları kalın bir pamukla tıkanmıştı.
Duruş’un sesi, o pamuk tabakasına çarpıp dağıldı.
Kimse nushi duymadı.
Duyan da duymazdan geldi.
Çünkü duymak sorumluluk getiriyordu;
sorumluluk ise bu çarşının para birimi değildi.
Zaman ilerledikçe sessizlik ağırlaştı, vicdanlar çöktü.
“Yanlış” artık bir işlem değil;
bir kültür olmuştu.
Ve bir gün, sessizlik çarşısına tekrir indi.
Bu kez nazik değildi.
Bir sabah toplantı salonunda patladı:
— “Bu nasıl olmuş?”
— “Kim yaptı?”
— “Neden kimse söylemedi?”
Herkes aynı anda nefesini tuttu.
Ortada dağ gibi suç vardı ama herkes sadece bir avuç masumiyet taşıyordu.
Herkes bir diğerinin arkasına saklandı.
Tekdir masaya vurdu, masanın ayağı sarsıldı ama insanlar yine kıpırdamadı.
Sonra sıra geldi kötek gününe.
Kötek, bu görünmeyen yerde gerçek bir sopa değildi.
Kimi kapıdan uğurlanır,
kimi kızağa çekilir,
kimi kendini savunması için tek başına bırakılırdı.
Ama hepsinin tadı birdi:
gecikmiş adaletin acı yüzü.
Kötek inerken herkes aynı oyunun başka bir sahnesine geçti.
Bir anda mağdur oldular,
bir anda şaşkın,
bir anda masum.
Oysa nush verilirken kulaklar kapalıydı.
Tekrir gelirken kalpler donuktu.
Kötek indiğinde ise vicdanlar geç kalmıştı.
Ve bütün kalabalığın içinde bir tek kişi dimdik duruyordu: Duruş.
Kötek ona dokunmadı.
Çünkü o çok önce, kimsenin duymak istemediği günlerde konuşmuştu.
Kırmızı ışık yakarken durmuş,
tehlike çalarken uyarmış,
yanlışa doğru adım atmamıştı.
O an herkesin içinden şu cümle geçti ama kimse sesli söylemeye cesaret edemedi:
“Nush ile uslanmadık.
Tekrir ile anlamadık.
Köteğe kalınca aklımız başımıza geldi.”
Ama iş işten çoktan geçmişti.
Ve Duruş, ağır ağır yürürken ardında bıraktığı sessizliğin içinde yankılanan tek gerçek şuydu:
“Sessizlikle korunan yanlış,
bir gün kötekle tahsil edilir.”




